Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde özellikle Halep hattında yürüttüğü askeri operasyonları uzun süredir “ulusal güvenlik” gerekçesiyle savunuyor. Ancak sahadaki tabloya bakıldığında, Türkiye’ye doğrudan yönelmiş bir tehdit olmamasına rağmen 800 kilometre ötedeki Kürt bölgelerinin hedef alındığı görülüyor. Bu durum, güvenlik söylemi ile gerçek amaçlar arasındaki farkı sorgulamayı zorunlu kılıyor. Ankara’nın kısa vadeli kazanımlar uğruna attığı adımların, orta ve uzun vadede çok daha büyük kayıplara yol açabileceği gerçeği ise göz ardı ediliyor.
İnsan Hakları Söylemi ve Çifte Standart
Türkiye, Gazze ve Ukrayna gibi krizlerde insan hakları vurgusu yaparken, Suriye’de Kürtlere yönelik saldırılara aynı çerçeveden bakmıyor. Aksine, sahada vekil güçler üzerinden yürütülen saldırılara açık destek verildiği yönünde güçlü iddialar bulunuyor.
Ortadoğu’da sayıları 60 milyonu bulan Kürtleri yok sayan, hatta tasfiye etmeyi hedefleyen bir yaklaşım, sadece Kürtler için değil bölgedeki tüm halklar için büyük bir tehlike anlamına geliyor. Rasyonel aklın devreye girmemesi halinde bu politikanın bedelini herkesin ödeyeceği açık.
Ayrıca, Türkiye’nin Suriye’ye Özel Harekât Polisleri (PÖH) ve on binlerce asker gönderdiği de haber kaynaklarına göre artık iddia olmaktan çıkmış bir durumdur. Bu güçlerin büyük kısmının milliyetçi kökenli olması dikkat çekiyor. “Barış” çağrıları yapan bazı siyasi figürlerin aynı dönemde savaş yanlısı adımlara destek vermesi, iç politikadaki tutarsızlıkları ortaya koymak anlamında ilginç bir durumdur.
Değişen Kürt Gerçeği
Rojava’daki (Kuzey ve Doğu Suriye) Kürtler ayakta, İran’da rejim karşıtı hareketler devam ederken, Rojhılat’taki (Doğu Kürdistan) Kürtler de direniyor. Kürtler arasında dört parça Kürdistan ve diaspora çapında güçlü bir duygu ve kader birliği yakalanmış durumda. Halep saldırıları, bu birliği daha da pekiştirmiş ve Kürtlerin uluslararası arenada “mazlum ve mağdur” konumunu güçlendirmiştir. Bu dinamik ve örgütlü gerçekliği eskimiş reflekslerle bastırmaya çalışmak, kaçınılmaz olarak başarısızlıkla sonuçlanacaktır.
Colani'nin bir Kararname ile; Kürtçe’yi “ulusal dil” olarak tanıma, vatandaşlık hakkı verme, Newroz’u resmi tatil ilan etme gibi adımlar atıldığını görüyoruz! Anayasal ve yasal güvencelerden uzak ve meclis gibi ortak iradenin kurumsallaştığı yapıların olmadığı Suriye'de, bir çete liderinin ağzından çıkan sözlerin “kararname” adı altında sergilenmesi, ikinci gün bunların uygulanmayacağı gerçeğini değiştirmiyor. Dolayısıyla cihatçı geçmişi olan bir yapının bu vaatlere ne kadar sadık kalacağı bir çok çevre tarafından sorgulanmaktadır. Bu tür geçici adımlar, asimilasyon ve inkar politikalarının devamı olarak görülüyor.
Suriye Denklemi: SDG, Ankara ve Uluslararası Aktörler
Ankara, Suriye’de gücün merkezileşmesini savunurken; İsrail tam tersine merkezi bir otorite istemiyor. Bu çelişkili çıkarlar arasında SDG, hem askeri gücü hem de uluslararası meşruiyeti nedeniyle önemli bir aktör olarak öne çıkmıştır.
SDG’ye yönelik rahatsızlığın temelinde de bu gerçek yatıyor. Sahada karşılığı olan, uluslararası alanda muhatap kabul edilen bir Kürt gücü. Buna karşılık Colani gibi, Suriye içinde meşruiyeti tartışmalı figürlerin öne sürülmesi, çözümden çok yeni krizler üretiyor.
ABD Senatörü Lindsey Graham gibi isimler, Suriye yönetiminin Türkiye ile birlikte Kürtlere karşı askeri adım atmasından “derin endişe” duyduklarını açıkladı. Graham, Kürt güçlerini IŞİD’e karşı en etkili müttefik olarak tanımladı ve olası bir Kürt-Türk savaşının çok tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini belirtti.
Bölgede ABD’nin önceliği IŞİD tutuklularını kontrol etmek ve mülteci akınını önlemek. Batının da, kendi çıkarları için hareket ettiği bilinen bir gerçeklik. Böyle bir ortamda Türkiye’nin Kürtleri yalnız bırakması, İsrail ve ABD ile “karşılıklı sessizlik” anlaşması gibi yorumlanıyor. Bölgesel güçler arasında kurulan sessiz mutabakatların bedelini sahada yine Kürtler ödüyor.
Barış Süreci Söylemi ve Sahadaki Gerçekler
Türkiye’de “terörsüz Türkiye” adıyla sunulan sürecin, yalnızca silah bırakma ve tasfiye eksenli olduğu; samimi bir barış perspektifi taşımadığı Suriye’de atılan adımlarla daha net görülüyor. Suriye’de Kürtler hedef alınırken, içeride barıştan söz etmek inandırıcılığını yitiriyor.
Kürt çevrelerince, "onursuz bir sürece hayır demek, savaşı seçmek değil; güven vermeyen, sürekli aldatmaya dayalı ilişkileri reddetmek anlamına geldiği" değerlendirmelerinin yapıldığı görülüyor.
Türkiye, ya Kürtlerle barışarak büyümek ya da topyekûn çatışmaya gitmek seçenekleri ile karşı karşıya. İkincisinin maliyeti çok ağır olur. Tarih hızlanıyor ve hesapları eskimiş paradigmalarla yapanlar kaybedebilir. Kürtler varlık-yokluk mücadelesi verirken, bölge için en büyük tehlike körü körüne devameden bu politikalar gibi duruyor.
Türkiye Açısından Büyük Çelişki
Ankara, bir yandan Suriye’ye barış götürdüğünü iddia ederken, diğer yandan binlerce asker ve güvenlik gücü gönderiyor; farklı silahlı grupları destekliyor. “Suriye’de iki ordu olmaz” diyen bir ülkenin fiilen ikinci bir ordu oluşturması, bu çelişkinin en açık göstergesi.
Dahası, Suriye’de Kürtleri vurarak Türkiye’de Kürtlerle barışmanın mümkün olmadığı artık açık birgerçek. Türkiye ya Kürtlerle barışarak güçlenecek ya da topyekûn bir çatışma yoluna girecek. İkinciseçeneğin maliyetinin ise çok ağır olacağı biliniyor.
SONUÇ: Görmezden Gelinen Tehlike
Gelinen noktada Kürtler için mesele açıkça bir varlık-yokluk sorunudur. Türkiye’de ise iç barış umutları büyük ölçüde tükenmiş durumda. Ankara’nın bu kopuşu görmezden gelmesi, ülkenin geleceği açısından ciddi bir risk oluşturuyor. Türkiye bugün uyuşturucu, derin yoksulluk, kara para, toplumsal ve kurumsal çürüme gibi hayati sorunları konuşamaz hale gelmişken, tüm dikkatini Suriye ve Kürtler üzerine yoğunlaştırıyor. Kendi iç sorunlarını çözmeden dışarıda düşman aramak, ne yazık ki ülkeyi daha da kırılgan hale getiriyor.
Bu gidişat, bir güvenlik politikası değil; derin bir siyasi körlüğün sonucu olarak tarihe geçme riski taşıyor
Eylül Yaylacı