Yaşamın neredeyse tüm alanları, patriyarkanın istediği şekilde dîzayn edilmiş gibi. Erkekler bu “hayat okulunda” doğal biçimde sosyalleşirken, kadınlar kuşaktan kuşağa aktarılan sınırların içinde kalmaya zorlanır.
Orta Anadolu’da Kürt kadınının siyasette neden yeterince yer almadığını düşünürken, yıllardır tekrar edilen ve dayatılan o cümleye takılıyorum:
“Siyaset günahtır.”
İyi de, siyaset kadın için neden günahtır da erkek için değildir?
Siyaset bir yanlış düzenin dizaynı için değil mi?
Bir yanlışı düzeltmek, sadece erkek işi mi?
Müslüman bir kadın olarak yaşamı güzelleştirmek gibi bir derdin varsa eğer, bunu sadece dört duvar arasında mı gerçekleştireceksin?
Hayatın içinde olmadan, toplumsal alana temas etmeden neyi inşa edebilirsin?
Hz. Muhammed’e ilk inanan ve onu ilk destekleyen kişinin bir kadın olduğunu yok sayarak mı?
Hira’dan döndüğünde korkusunu Hz. Hatice ile paylaşan bir peygamberden söz ediyoruz. Ona “Korkma” diyen, yol gösteren, cesaret veren yine bir kadındı. Demek ki mesele din değil; mesele, dinin nasıl yorumlandığıdır.
STK’larda ya da siyasi partilerde yer alan erkeklerin büyük çoğunluğu, kendi yakın çevresindeki kadınların — eşi, kızı, gelini ya da annesinin — siyasette yer alma talebini ya görmezden gelir ya da ciddiye almaz. Empati kurmak akıllarına gelse bile çoğu zaman buna yanaşmazlar. Çünkü kadının kamusal alanda görünür olmasını istemezler.
Ama eğer bu kadın kamusal alanda yer almak isterse, şüphesiz ki kadın bunun bedelini bir şekilde öder.
Ne kadar demokrat, ne kadar dindar ya da ne kadar sosyalist olunursa olunsun, devralınan miras aynıdır:
“Kadın, kendisine çizilen sınırda kalmalıdır.”
Makbul kadın budur.
İşin daha çarpıcı yanı ise, bu sınırların çoğu zaman kadınlar tarafından da savunulmasıdır. Bu da meselenin ne kadar derin olduğunu gösterir.
Baktığımızda İslam’da Hz. Hatice, Hz. Aişe ve Ümmü Seleme gibi güçlü bir çok kadın figürlerinin varlığını görebiliyoruz.
Ancak bu gerçek, çoğu zaman bilinçli bir şekilde “geçmişte kalmış hikâyeler”e indirgenmektedir. Çünkü bu örneklerin bugüne taşınması, mevcut anlayışı sorgulatacaktır. Kadının siyasette ya da sivil toplumda yer alması ayıptır, günahtır” algısı hep diri tutulur. Dolayısıyla bu algı kadınları siyaset ve STK’lar dan geri tutar.
Siyasette erkek egemen profil tesadüf değildir; bu düzen, bilinçli ya da örtük dayatmaların sonucudur.
Bu anlayışın DEM Parti içinde siyaset yapan Orta Anadolu’lu Kürt erkeklerinde de benzer bir tutumu var. Öyle bir görüntü ortaya çıkıyor ki sanki siyaset yalnızca erkeklere aitmiş gibi.
Oysa DEM içinde siyaset yapmak, kadının kamusal alanda varlığını ve sosyalleşmesini savunmayı da gerektirmez mi?
Bu yaklaşım, partinin savunduğu ilkelerle değil; bu ilkelerin yüzeysel ve taklitçi biçimde uygulanmasıyla ilgilidir.
Kısacası mesele sadece kadının siyasette olup olmaması değil, kimin hangi anlayışla yaklaştığıdır.
Erkekler işlerine geldiğinde kadını siyasete dahil eder, işlerine gelmediğinde ise “günah” diyerek kadının emeğinin üzerine oturur.
Bırakın kadın kendi kararını kendisi söylesin
Perihan Yoğurtçu