Mehmet Gezen: Bir yazarın çocukluğunun geçtiği coğrafya onun “iç haritası” gibidir. Sizin iç haritanızda Kırşehir’in tozlu yolları ile Kürt kimliğinin kültürel tınısı nasıl bir dengede duruyor? Bu iki güç odağı kaleminizde çatışıyor mu yoksa birbirini mi besliyor?
Emin
Salman: Birçokları için coğrafya bir kaderdir. Ben
böyle bakmıyorum. Yaşam ve olaylar bizim dışımızda gelişir. Ona müdahil olma
şansımız gücümüz ile sınırlıdır. Atalarımın Kırşehir’in Malya ovasına Kervan
Saray dağlarının eteklerine sürüklenmesi benim yaşam çizgimi çizip, değişip,
farklılaşmasına neden olmuştur. Ana, Ata topraklarında kalsalardı benim bir
yaşam çizgim, var oluş hikayem olur muydu, bilinmez.
Dedemin, ninemin ve atalarının edindikleri ve
bıraktıkları kültürel değerler, kimliğimin ilk anahtarlarıydı. Devredilen o
kültürel mirasın ana taşıyıcısı dilimizdi. Kürtçenin evlerimizde, köylerimizde
konuşulmasının canlılığı var oluş hikayemizin süresini uzattı.
Hikayelerimde çatışmadan çok, var oluşumuzun
yalın hali ile sözcüklerimizin kararmasından sonra oluşan yaraların nedenleri
sorgulanıyor.
Bir ada biçimindeki alanımızda hayatta kalma
çabası önceliğimizdi. Atalarımızın ketum oluşlarından hangi travmaları
yaşadıkları, hangi ruh hallerinde bulundukları bilinmezdi. Belki de bundandır;
çok uysal, içe kapanık, barışçıl oluşları. Kavgadan uzak halleri,
çevrelerindeki diğer farklı kimliklerle uyumlu ancak mesafeli oluşları
geçmişten kaynaklıdır diye düşünüyorum.
Benim; çatışmadan çok uysal halimin kitaplarıma
yansımasının izlerinin bu geçmişte olduğunu düşünüyorum. Bu uysal olma halinin
kabullenme olarak değerlendirilmesini doğru bulmam. Ada’daki yaşamı koruma
içgüdüsü diyebilirsiniz. Kültürel direniş olmasaydı, asırlara sarkan bir
hikayemizde olmazdı. Asimilasyona karşı kendi içinde gelişen bir direniş biçimi
diyebiliriz. “Ötekiydik.” Bu nedenle resmi gözlerin hep üzerimizde olduğunun
farkındaydık.
Mehmet
Gezen: Kırşehir doğumlu bir yazar olarak, Anadolu’nun
kültürü ve bu coğrafyadaki etnik çeşitlilik yazı dünyanızı nasıl şekillendirdi?
Emin
Salman: Anadolu tarih boyunca çok etnikli bir coğrafya
olmuştur. Bu durum kültürel açıdan bir zenginlik veya en azından öyle olması
gerekir. Ancak son yüz yılda egemen güç; egemen dile ve egemen kültüre dönüştü
veya dönüştürülmek istendi. Kültürel çeşitlilik ve zenginlik korunabilse veya
izin verilse insani ilişkilerin boyutu da farklılaşacak. Fanatizm ve bağnazlık
yerini anlayışa ve anlaşılmaya bırakacak, kültürel üretkenlik ve yaratıcılık
özgür bireylerin varlığına yol açacak. Kısıtlamalar, yasaklar ve inkarlar
yaratıcılığı ve üretkenliği imkânsız hale getiriyor. Oto sansür devreye
giriyor, korunma iç güdüsüyle.
Edebiyatta politik dilin kullanılması tarafı
olmamakla birlikte korunma içgüdüsü, var olma halini sürdürme arzusu tepkisel
bir dilin oluşmasına neden oluyor. Edebiyatın nahifliğini politikanın kirliliği
ile zehirlemek zorunda kalıyorsunuz.
Mehmet
Gezen: Taşrada “etnik bir kimlikle“ büyümek ve yazmak,
gözlem yeteneğinizi nasıl keskinleştirdi? Bu durum karakterinizin “aidiyet”
sorunlarını şekillendirirken size nasıl bir perspektif sunuyor?
Emin
Salman: Yazım serüvenimi “taşralılaştırmak”
düşüncesinde değilim. Algınız, kavrayışınız, olaylara bakışınız belirleyici
olandır. Ayrıca beslenme kaynaklarınız önemlidir diye düşünüyorum. Benim
köyümde veya atalarımın dağıldığı çevre köylerde okuma yazma oranı çok düşüktü.
Anadilimizle eğitimin sözünü etmek bile yasaktı. Kürtçe ağıtlar, ezgiler,
masallar, efsaneler, destanlar beslenme kaynağımızdı. Sözlü anlatımın içe
dönüklüğü korunma iç güdüsüyle birleşince kendilerini koruyabildiler. Bu koruma
hali bana da emanet kaldı. Aidiyetimi biraz da bu sözlü anlatımın izlerini
sürmeye borçluyum. Bu bir sorumluluğa ve giderek zorunluluğa dönüştü.
Eserlerimde aralıklarla buna yer vermeye çalışmam da bundan olsa gerek.
“Öteki” olma hissini yaşamamak için içe kapanma
hali ön plana çıkıyor. Ruhunuza nüfuz eden şey artık gözlemlerden çok yaşamın
gerçek yüzü oluyor. “Öteki” olmamak için, “makbul” vatandaş olma zorunluluğu.
Bu durumu eserlerimde sıkça sorgulamaya aldığımı düşünüyorum. İnsanın
yapabileceği en büyük kötülüğün bir başkasının “kader” çizgisini belirlemek
olduğunu ve bunun yarattığı ruhsal yıkımı dile getirmeye çalışıyorum.
Mehmet
Gezen: Bir yazar için “etnik kimlik” eserlerinde bir
kısıtlama mıdır yoksa evrenselliğe giden yolda bir zenginlik mi? Siz kendi
kimliğinizi eserlerinizde nerede konumlandırıyorsunuz?
Emin
Salman: Yazarın eserlerinde “etnik kimlik” vurgusunu
öne çıkarmasını doğru bulmuyorum. “Etnik” kimliğinden bağımsız verdiği edebi
tadı, kattığı edebi anlam önemlidir.
Türkiye gibi “etnik” inkâr ve imhanın temel bir
politik uygulama olduğu ülkelerde ise “etnik” kimliği öncelemek bir başkaldırı,
bir isyandır, bir var olma halidir. Edebiyatçının; bağnaz, fanatik bir politik
dilden kaçınması gerektiğini çeşitli vesilelerle açıklamaya çalıştım. Ancak,
Türkiye benzeri devletlerde ise politik bir dil, direnişi simgeler. Edebiyatçı da
şiirlerinde, romanlarında, öykülerinde, denemelerinde bu dili kullanmak zorunda
kalır.
Evrensel edebi dil ile kısır yerel dil arasına
sıkışmak istemez edebiyatçı. Ancak bazen koşullar ve zorunluluklar sizi hiç
arzu etmediğiniz, istemediğiniz tartışmaların ortasında taraf haline getirir.
Mehmet
Gezen: Kırşehir’den Ana topraklara görevli olarak
gittiniz. Gördükleriniz, duyduklarınız ve yaşadıklarınız bir sürgün Kürt olarak
size ne kadar tanıdık ne kadar yabancıydı. Orada olmak sizi ve yazarlığınızı
nasıl etkiledi?
Emin
Salman: Atalarımın toprağına yaptığım yolculuklarda,
dilimin dokusunu ve tadını aradım. Kimliklerle dil arasındaki kopmaz bir bağ
olduğunu düşünüyorum. “Aidiyet” duygusu çok farklı biçimlerde tezahür eder.
Benim için en bağlayıcı olan dilin ortaklığıdır. Dilin ortak oluşu “yabancı”
olma duygusunu ortadan kaldırdı. Tarihsel kopuşu yaşasam da dilin kendini
koruması ilişkilerin kolaylaşmasını sağladı. Aramızdaki uzak mesafelere rağmen
duygudaki bütünselliği sağlayan ortak dil oluşu gerçeği beni yabancı olmaktan
kurtardı. Oralardaki yaşamla kendi yaşamımdaki benzerlikler, kültürel yapımızda
kalan dokular ruhsal beslenmeme, edebi sözcüklerin zenginliğine anlam kattı.
Oraya “ötekinin” “makbulleşmiş” haliyle gitmek
ruhsal bir çöküntüydü ilk zamanlar. Onlara ait olmayan bir dille, onlara ait
olmayan tarihsel geçmişi, “kahramanlık” hikayelerini anlatmak zorunda olmak,
kendimi inkâr duygusu oluşturdu. Yaralı ruhum, yaralı ruhları kanatmaktan başka
bir şey yapamamak, gerçekten ağır yüktü.
Mehmet
Gezen: Aile büyüklerinden devraldığınız sözlü gelenek
veya kültürel kodlar Delal veya Cele gibi kitaplarınızdaki karakterlerin
dillerine nasıl yansıyor?
Emin
Salman: Cele ve Delal iki farklı mekanda ancak aynı
köklerden gelen insanların yaşam öyküleri. Ortak noktaları aynı kültürel
kodları taşımaları, ortak dilleri.
Delal, ata topraklarından sürülenlerin asırlar
sonrası çocuklarına yansımalarını konu edinirken, geçmişle bugünü iç içe
anlatan bir yolculuk üzerine kurgulanmıştır. Yasaklamalara, cezalandırmalara
rağmen anadiline olan sadakatinden ve geçmişe olan bağlılığından resmi olmasa
da Delal’i çocuğuyla yaşatmaya çalışanların hikayesidir. Sürgünde uzun kış
gecelerinde yad edilen ata topraklarına olan sessiz özlemin Delal’in
kişiliğinde vücut bulmuş halidir.
Cele; çok farklı bir öykü olup, ana topraklarda
ateşi harlayanların, Dehak’lara karşı Kawa olmayı seçenlerin hikayesi.
Dağlarına bahar getirmek, özgürlük ezgilerini yükseltmek ve kalıcılaştırmak
isteyenlerin hikayesi. Zulme karşı; mazlumların, direnenlerin çırpınışlarının
hikayesi. Kahramanlarının kod isimleri hikâyenin sahiciliğini ortadan
kaldırmaz. Yaşananlar ve yaşayanlar hakikatin kendisiydi.
Edebiyatta bazen abartı sanatını kullanmak
olağan olmakla birlikte Cele’de abartıya asla yer verilmemiştir. Kasabasının,
dağlarının, ovalarının, vadilerinin, köylerinin adı yasaklananların Cele ismini
ısrarla kullanmaları tepkinin, direncin diğer adı olurken, kahramanları geride
kalanlara umudu bırakmayı amaçlarlar.
Mehmet
Gezen: Kitabınız Delal üzerinden soracak olursak; bu
isim ve hikâye, bölge kültürüne dair hangi sessiz çığlıkları barındırıyor?
Emin
Salman: Orada, ata topraklarında bıraktığım veya
bırakmak zorunda olduğum dilimi, masallarımı, türkülerimi, aşklarımı,
kederlerimi, hüzünlerimi, yalnızlaşan, benim dışımda değişen –değiştirilen-
kimliğimi. Bugün yaşadığım buruklukların, boynu büküklüğün ve kaybolan
benliğimin acısı orada, geçmişte kaldı. Ve ben, çaresizce uzanmak istedikçe
yasakların, cezalandırmaların, sert bakışların hoyratlığıyla karşılaşıyorum.
Rüyalarımın hüzünlü oluşunu yaşadıkça, şimdi daha iyi anlıyorum. Hepsinin
geçmişin karanlıklarına hoyratça gömülüşünde, zincirle tutsak edilmiş
olmalarında, ışığın yok edilmesinde görüyorum. Bütün çabalarım, çırpınışlarım,
arayışlarım duvarlara çarpıyor ve bana dönüyor. Umutlarımı alıp götüren,
tüketen o karanlık geçmişin aydınlığını görecek miyim, bilemiyorum.
“Yasaklanmış bir dil ve rencide edilmiş bir kimlikle” dünyaya geldim. Belki de
böyle öleceğim.
Delal’in sessiz çığlığı belki de inkâr edilen
varlığa bir haykırıştır. Hakikatin haykırışı.
Mehmet
Gezen: Eserlerinizde Türkçeyi kullanırken, arka planda
duyulan ana dilin (Kürtçe ) ritmi veya deyimleri metinlerinizin dokusuna nasıl
sızıyor? İki dilli bir kültürel mirasın yazın dilinize katkıları nelerdir?
Emin
Salman: Edebiyatımı sonradan öğrendiğim Türkçe ile
yapma zorunluluğu bir yara olarak benimle dolaşmakla birlikte, dili özgün
kullanmaya çalışıyorum.
Edebiyatın özgürlükçü ilkesinden hareketle
eleştirel yaklaşıyorum. Edebiyatın yaratıcılığına ve üretkenliğine katkısını
yadsımadan, iktidarın yasakçı zihniyetini ve uygulamalarını, edebiyatı
itibarsızlaştırmasına karşı duruş sergilemenin önemini vurgulamak istiyorum.
Her türden totaliter gücün -iktidarın son durağı- edebiyatı öldürdüğüne ve
güçten uzak durulması gerektiğine inanıyorum.
Ana dilimin bana kazandırdığı ve derin etkiler
bıraktığı sözlü anlatımlarını edebi metinler içine serpiştiriyorum. Bu bazen
bir özlem, bazen bir umut, bazen bir acı, bazen bir aşk hikayesi olarak
metinlerin içine sızıyor, kendine yer buluyor. En çok arayış olarak yer alıyor.
Geçmişe bir yolculuk olarak karşımıza çıkıyor. Sözlü anlatımın o zengin
dokusunun giderek zayıflaması, yeni dile dönüşmeye başlaması ise derin bir
boşluk oluşturuyor. Özellikle dedemin, ninemin, annemin anlatımlarının
zayıflaması, kaybolmaya başlaması ile metinlerimdeki anadil dokusunun yüzeysel
kaldığının farkındayım.
İnsan hangi dille yaşarsa, okursa o dille daha
yoğun düşünmeye başlar. Anadilimden uzaklaştıkça rüyalarıma da sızan Türkçenin
hakimiyetini yadsımıyorum. Bunu itiraf etmek zor olmakla birlikte yaşadığım
gerçektir. Çünkü asıl hakikatin yerini yeni bir hakikat almaya başlıyor. Ancak
özlem hiç dinmiyor.
Mehmet
Gezen: Okurlarınızdan aldığınız geri dönüşlerde,
özellikle Kürt kimlik vurgusunu içeren hikayelerinizin nasıl bir yankı
bulduğunu gözlemliyorsunuz? İnsanlar kendi yabancılıklarını sizin
satırlarınızda buluyorlar mı?
Emin
Salman: Kürt kimlik vurgusunu içeren hikayelerimin iki
coğrafyada farklı yankı bulduğunu gözlemliyorum. Ata topraklarında daha anlamlı
kendileriyle buluşma, yüzleşme olurken, yaşadığım “sürgün” coğrafyasında çok
ilgiyle karşılandığını söylemek mümkün değil.
Şunu açık sözlülükle belirtmek mümkün, varlığı reddedilen,
inkar edilen bir dilin sahiplerinin hikayelerinin anlatımı maalesef empati
duygusu yeterince gelişmemiş bir toplumda yankı bulmasını da düşünmüyorum. Yazdığım
Kürt kimlik vurgulu metinler; politik körlüğün, fanatizmin, bağnazlığın
duvarlarında bana sessiz bir yankı olarak dönüyor. Üzücü olmakla birlikte,
yaşanan gerçekliktir.
İki dillilik edebiyat açısından çok önemli bir
avantaj olarak görülmekle birlikte, Kürtçenin eşitsiz koşulları, tek dilli
dayatmalar bu avantajı anlamsız kılmaktadır. Benim yazı dili olarak Kürtçeyi
bilmememde bu olumsuzluğu derinleştirmektedir. Bu nedenle anadili eğitiminin
önemini ve zorunluluğunu bir kez daha belirtmek isterim.
Mehmet
Gezen: Kitaplarınızda sıkça rastladığımız “göç” teması
sadece fiziksel bir yer değiştirmeyi mi yoksa bir kimlik arayışını mı temsil
ediyor?
Emin
Salman: Göç yolculuğu sürekli bir yer değiştirmenin
ötesinde arayıştır aslında. Bu yolculukta birbirine karışan, ancak hiçbir zaman
kaynaşmayan varlıkların anlayışla karşılanmadığı ve kabullenilmediği,
inkarların, imhaların, asimilasyonların tarihidir aynı zamanda. Asırlardır yok
edişlerin ve direnişlerin iç içe geçtiği bu nedenle insan olma hallerinin
oluşmadığı bir kan tarihidir. Emeklerin, yaratıcılıkların, icatların imhaya
havale edildiği ve arsızca tüketildiği, yok etmek için yarışa gidildiği, timsah
göz yaşlarının kanla beslendiği, arsız, utanmaz, yıkıcı bir zamanın
hikayesidir. Bu hikâyede o kadar çok kötülük miras olarak aktı ki, artık
iyiliğin kendisi unutulur oldu. Yollarda ölenlere mezarlar yeni yurt oldu. O
isimsiz mezarlar sonra gelenlere hatıra oldu ve ardından gelenlere yaşama
tutunma gücü verdi mi bilinmez. Göç temasının biraz da bu açıdan
değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kimliklerini yitirenlerin, yeni
kimlik edinenlerin, yaşama tutunmak zorunda bırakılanların, yurtları, toprakları,
evleri talan edilenlerin hayatta kalma zorunluluğu. Her göç sonrası ruhlarda
eksilenlerin olduğu gerçeği.
Arayış… Arayış… Arayış…
Mehmet
Gezen: Yazarlık serüveninizde sizi “Bozkırın Tezenesi”
gibi yerel değerlerden evrensel edebiyata taşıyan temel motivasyon neydi?
Emin
Salman: Edebiyat yerelden evrensele uzanan bir
serüvendir. Anlatılan öykülerin evrenselle bütünleşmesi amaçlanır. Dilin özgün
kullanımı, öykülerin motivasyonu ve mesajı bunu kendiliğinden oluşturur. Siz
yazarken yereli, öyle kalacağını düşünmezsiniz. İnsanlığın hikayesinin küçük
bir bölümün, yaşanmışlıkları dile getirme derdindesiniz. Yerelden evrensele
uzanan çizginin temelinde kendi tarzınızın, anlatımınızın önemli olduğunu
düşünüyorum. Her edebi metnin evrenselliğin bir parçası olmasını hedeflerim.
“Bozkırın Tezenesi”nin yerelden evrenselliğe
uzanan çizgisinde kendine ait olma durumu, farklı sunumu, duruşu ile özgünlüğü
olduğuna inanıyorum. Kendi sözü, kendi tınısı, kendi vurgusu, kendi mesajı.
Edebiyatçı için de bu kuralların geçerli olduğunu düşünüyorum.