Mehmet
Gezen: Kırşehir, Abdal geleneğinden Kürt aşiretlerinde
kadar çok çeşitli çok sesli bir yer. Sizce bu “çok seslilik” günümüz
edebiyatında yeterince temsil ediliyor mu, yoksa hala eksik kalan bir şeyler
var mı?
Emin
Salman: Kırşehir’in çok kimlikliliği, çok dilliliği
bir hakikat. Ancak o hakikat egemen gücün, egemen dilin hakimiyetinde prangalanmış
özgür değil. Abdallar bu ülkenin Çingenelerden bir tık sonra en “öteki “
topluluğu. Varlıkları kendi küçük adalarında sınırlı, izole edilmiş durumda.
Onların hiçbirinin hikayesinin edebiyata yansıyıp yer bulduğunu düşünmüyorum. Okuryazarlığın
en alt seviyede olduğu bu topluluğun kendilerini ifade şansı zaten yok.
Çoğunlukla kimsenin iletişim kurmadığı, kaçındığı “vebalı” misali bir
topluluktan söz ediyoruz. Kamuda kendileri olarak yoklar, günlük yaşamda
cüzamlı gibi kaçınılan bir topluluk. Hikayeleri yazılmayı bekliyor. İnsanları
eğlendirenler olarak değil, özgür bireylerin özgünlüğünü bekliyorlar. Popüler
kültür ve dijital yaşamın kıskacında olup, toplu olarak bulundukları alanları
terk etmeleri ve kaybolmaya yüz tutmaları ise gerçekliktir.
Kürtler, yüz yıllık inkar, ret sonucu ağır
cezalandırmalar ile ekonomik zorunluluklar nedeniyle özgün varlıklarını ve
kimliklerini yitirmeyle karşı karşıyalar kentte. Hikayelerinin yeterince
yazıldığı düşüncesinde değilim. Hikayelerini de zaman zaman yer vermekle
birlikte özgünlükler hala karanlıkta. Kültürel değerlerimizin birçoğu
kaybolmaya yüz tuttukça hikayelerinin de tarihe havale edileceği endişesi
taşıyorum.
Mehmet
Gezen: Bir söyleşinizde “Sözcükler yalan söylemez, siz
yalanları yazmadıkça” demiştiniz. Ruhumun Yaraları kitabınızda bu dürüstlüğü
okura nasıl aktardınız?
Emin
Salman: Kalem elimde, deftere acemice çizgiler
çiziyorum. Çizgiler harflere, harfler seslere, sesler sözcüklere, sözcükler
sözlere dönüşmeye başlıyor. Her yol alış ışığı kararan geçmişten kopuş anlamına
geliyor. Katı kurallar ve yasaklarla tutsaklaşan sözcüklerimin yerine ruhumun
yaralarının başlangıcı olan sözcükler almaya başlıyor. Dilimle kopuşumla
birlikte; tarihimle, kültürümle, geçmişimle bağlarım orta yerinden
kesiliveriyor. Benim; tercihim, arzum, isteğim dışında gerçekleşen bu kopuş
çift kişilikli bir karakter yaratmaya başlıyor. Bir yanıyla geçmişimi ararken,
bir yanımla da yeni edindiğim sözcüklerle düşünmeye, yazmaya, yaratmaya
başlıyorum. İşin travma tik tarafı; geçmişe ait sözcüklerimin tutsaklıktan
öteye yok sayılması, inkâr edilmesi, yasaklanması ve kullanıcılarının
cezalandırılması… Ruhumda açtığı yarayı, yüreğimdeki sızıyı her an, her saat,
her gün yaşamanın acısı…
Önce sözcükler, sonra stranlar, ardından
masallar, rüyalar, hülyalar sırasıyla veya birlikte beni terk etti. Veya ben
onları terk ettim. Düşüncelerim, duygularım başkalaşmıştı. Ben; tutsak
sözcüklerime hasret, dönüşüme uğramıştım.
Özlemlerimle baş başa kaldıkça derin bir
burukluk, keder yüreğime oturuyor. Kimdim ben sorusu belleğimi sıkça yoklarken,
aslında bir hiçtim… Hazin olmakla birlikte, gerçekti. İtiraf etmenin güçlüğünü
biliyorum, azabını her daim derinden hissediyor, yaşıyorum.
Bana utangaç, biraz da kırgınca bakan ve
kendisiyle iletişim kurmayı bekleyen tutsak sözcüklerime çaresizce, umutsuzca
ve aciz içerisinde sadece bakakaldım, hüzünle…
Mehmet
Gezen: Bozkırda Kitap Açıyor gibi yazılarınızda
sanatçıya bir misyon yüklüyorsunuz. Sizce bugünün Türkiye’sinde edebiyat,
toplumsal önyargıları kırmada ne kadar etkili olabilir?
Emin
Salman: Edebiyatçı bir misyonla yola çıkmalı. Bunun
için öncelikle özgürlükçü bir düşünceye sahip olmalı. Edebiyatçının özgürlükçü
olması resmi söylemlerle, ideolojiyle mesafeli olması ile mümkündür. Çeşitli
nedenle ve düşünsel bakışı özgürlükçü olmayan bir edebiyatçının toplumsal ön
yargıları kırma diye bir amacı ve derdi olamaz. Metinlerini yazarken bilinç
altına yerleşen ön yargılarıyla kalemi eline alan, kelamları yazıya
dönüştürmeyi düşünen edebiyatçı, kendini kısıtlamalardan arındırmadığından sorgulamadan
uzak olur. Toplumsal gerçekliği resmi bakışa göre şekillendiren edebiyatçı
özgün metinler sunamaz. Bilinenlerin tekrarı… Risksiz bir yazım. Edebiyatçı
riskleri göze alarak, aykırıya da yolculuk yaparsa ön yargıları kırmada katkı
sunabilir.
Mehmet
Gezen: Öykü ve deneme türlerinde oldukça üretkensiniz.
Karakterlerinizi yaratırken gerçek hayattaki insan hikayelerinden ne kadar
besleniyorsunuz?
Emin
Salman: İnsanın hikayesi bitmez. İnsan var oldukça
hikayeler birileri tarafından yazılır, yazılacak. İnsanın olduğu yerde yazmak
için malzeme arayışına gerek yok. Her an, her gün malzeme üretir yaşam. Hayatın
gerçeklerinden kaçınarak yarattığınız veya yaratacağınız kahramanlar sizi
hakikatten uzaklaştırır. Benim kahramanlarım hakikatin kendisidir. Yüzleşmeyi,
hesaplaşmayı, sorgulamayı bilen karakterler. Arada sessiz çığlıklarının
haykırışa dönüştüğünü görebilirsiniz. Farklı özellikleri olmakla birlikte ortak
özellikleri hep bir arayış içerisinde olmalarıdır.
Mehmet
Gezen: İlk kitabınız Uzaktan Gelen Ses’ten (2006)
bugüne Emin Salman’ın yazın dili ve dünyaya bakış açısı nasıl bir evrim
geçirdi?
Emin
Salman: İlk kitap, ilk çocuktur. İlk heyecan ilk
mutluluk. Edebiyata başlangıç. Sözcüklerin kağıda aktarımı. Kurgu, üslup
acemiliği. Karanlıktan aydınlığa yolculukta yönünü el yordamıyla bulma çabası.
Sözcüklerin dizimi konusunda endişeliydim, paylaşım cesaretini ilk aşmanın
kırılma noktası. İnsan; çekingenliği, ürkekliği, kaygıyı, eleştiriyi, acabaları
o ilk kitapla aşıyor. Tabi bir adımlık yolculuğun ötesini düşünüyorsunuz.
Dil konusunda önemli mesafeler kat tetiğimi
düşünüyorum. Sözcükler yığıntı olmaktan çıkıyor ve amaca yöneliyor. Sözcük
zenginliği düşün dünyanızda önemli gelişme ve değişimlere uğramanıza yol açıyor.
Dünyaya daha özgürlükçü bakmamı sağladı. Fanatizm ve bağnazlıkla bütün
bağlarımın kopmasına, kesilmesine yol açtı. Empati, estetik ve hümanist duygu
ve düşünceleri yaşamımın merkezine oturdu.
Mehmet
Gezen: Bozkır’ın ve Anadolu’nun yazılmamış hangi
hikayeleri kaleminizden dökülmeyi bekliyor?
Emin
Salman: Babamın hikayesi önceliğim olacak. O hikâyeden
yola çıkarak yakın geçmişe kısa bir yolculuk yapılacak. Ayrıca ölüm teması
derinden işlenecek. Son göç (????)
son zamanlarda ilginç gelmeye ve kendine çekmeye başladı.
Kadınlar kendi hikayelerini çok az yazıyorlar.
Bu nedenle onların hikayeleri de erkekler tarafından yazılıyor. Aslında durum
çelişik olmakla birlikte yazılmayı halen bekliyor, sanırım kızların küçük yaş
evlilikleri ve sonrası travmaları üzerine yazılmayı bekleyen öykülerim olacak.
Bozkırın hikayelerine yolculuk geçmişe,
atalarıma götürüyor doğal olarak. Geçmişe yapılan yolculukta kaybolmaya, yitirilmeye
başlayan kültürel değerlerin izini sürmeyi amaçlıyorum.
Mehmet
Gezen: Kitaplarınızda sık sık “yaralardan” ve
“acılardan” bahsediyorsunuz. Edebiyat sizce bu yaraları sağaltan bir ilaç mı
yoksa onları görünür kılan bir fener mi?
Emin
Salman: Edebiyatın insanları mutlu etme diye bir
amacı, derdi yoktur veya olmamalıdır. Ancak ruhları iyileştirebilir.
Yaşanmışlıkları ve yaraları ifşa ederek, kilitli sandıklardaki gizlenmişlikleri
paylaşarak yaraları iyileştirmese de hafifletebilir.
Her yazılan sözün, cümlenin herkese aynı ölçüde
dokunması zaten beklenemez. Yaralarımızın farklı oluşu gibi; algılarımız,
kavrayışımız, uyumumuz, tepkimiz de farklıdır. Benim için ölümcül olan dil
yaram, o yarayı bilmeyen için anlamsızdır, abartı olarak görüp dudak bükebilir.
Edebiyat, deniz feneridir. Kötülüklerden uzak
durmak, ruhu aydınlatmak, yaşamı sevmek, etik olmak, estetiği yakalamak, empati
kurabilmek, hümanist olmak için parlak bir ışıktır.
Mehmet
Gezen: Kendi yerel kültürünü ve kimliğini edebiyata
taşımak isteyen genç yazarlara “yerel kalmadan evrensel olabilmenin” formülü
hakkında ne söylemek istersiniz?
Mehmet
Gezen: Edebiyatınız, birbirine yabancılaşan toplum
kesimleri arasında bir “barış “ dili kurabilir mi?
Emin
Salman—20—Edebiyatın bu kadar etkili ve sihirli bir
değnek misali dokunmasını çok isterdim. Ancak bu kadar karmaşanın, kargaşanın
yaşandığı “ötekileştirmenin” olağanlaştığı bu coğrafyada edebiyatın gücü çok
sınırlı. İki nedenle sınırlı: Birincisi; küçük bir azınlığın okuma derdi var.
Onlar da zaten duyarlı. Geniş kitlelerin edebiyatın diline ihtiyaçları yok,
edebiyatçının dilinden haberleri yok. İkincisi: belki de en önemli sorun
edebiyatçı olduğunu düşünen ve pazarlayan bir çok kişinin barışçıl yaşamla
ciddi sorunları var. Toplumsal sorunlar onlar için çok önemli değil. Dilleri
çok sivri, ötekileştirici. En demokrat geçinenlerin, ”aydın” olduğunu
düşünenlerin bilinç altlarındaki ırkçı, inkarcı zihniyet olağanmış gibi su
yüzüne çıkıyor.
Bu ülkenin “aydını” korkak ve ürkektir.
Edebiyatçısı da korkak ve ürkek. Risksiz alanlarda dolaşır. Konforlu alan onun
düşüncelerinin sınırını çizer. Resmî ideolojinin çemberinde dolaşır, durur,
orası korunaklı alandır. Bu nedenle çok sınırlı sayıda edebiyatçı dışında barış
dili ile toplumsal ilişkilerin kurulması ve katkıda bulunması ciddi sorunludur.
Edebiyatçı da; empati duygusu gelişmese,
hümanist düşünce yerleşmese, etik davranmasını beklemiyorum.
Mehmet
Gezen: Eserlerinizde “konuşanlardan ziyade “susanların”
hikayesini anlatıyorsunuz. Sizce edebiyat toplumsal baskılar veya kültürel
engeller nedeniyle susmak zorunda kalan bir kimliğin “en gürültülü çığlığı”
olabilir mi?
Emin
Salman: “Konuşanlar” için hukuksal bir engel yok.
Çünkü konuşmaları çok eleştirel değildi. Resmî ideoloji ile uyumlu. “Susanlar”
ise genellikle “öteki” olan sakıncalılar. Susmaları “yasal” zorla sağlananlardır. Ancak
mızrak çuvala sığmaz hale geldi. Susanlar bedeller karşılığı önce fısıltı
ardından çığlıklarla konuşmaya başladılar. Konuşanların hikayelerinin yazılması
zararsızdı. Edebiyatçılar bu alanı kullandılar. Toplumsal alt sınıfları konu
edinen, onların yaşamlarını irdeleyen eserler, susanların hikayesinin
kapılarını araladı. Resmî ideoloji çok aktıydı. Eleştiri kabul etmiyordu. Öyle ki
sistem içi eleştirilere bile tahammülü yoktu. Birçok edebiyatçı bedel ödedi.
Öyle ki “Kurtuluş Savaşının” hikayesini en güçlü ve lirik anlatan Nazım
Hikmet’in Kuva-i Milliye Destanına bile tahammülü yoktu.
Asıl susturulanlar ise varlıkları inkar edilen,
cezalandırılan “ötekiler” olmuştur. Sessizlikleri, suskunlukları bir nebze
ortadan kalktı. Bedellerle kırdılar. Edebiyatın dili bir çığlık olarak
yükseldi. Dilin edebi kullanımı susanların isyanına dönüştü. Ruhumun yarası
dilimi, yazı dilinde kullanmamakla birlikte eserlerimde bu çığlığa katkıda
bulunmaya çalışıyorum.
Mehmet
Gezen: Son dönem yazılarınızda “Tarih Yazıcılığı
üzerine” serisiyle dikkat çekiyorsunuz. Resmi tarihin dışında kalan kültürel ve
etnik kimlikleri anlatmak sizin için edebi bir uğraş mı yoksa bir “aydın” sorumluluğu
mu?
Emin
Salman: Devletlerin resmi ideolojilerine uyumlu bir
tarih anlayışları vardır. Buna resmi tarih diyoruz. Resmî ideoloji; tek tip,
sorgulamayan, araştırmayan, itiraz etmeyen insan modeli yetiştirmeyi
amaçlar.1930’ların Nazizim düşüncesi ve modeli. Bunun en önemli ayağını eğitim
ve ona bağlı tarih öğretisi oluşturur.
Tarih yazıcılığı bu ülkede resmî ideolojinin
öncülüğünü yapmıştır. Resmî ideolojinin ideologları nasıl ki devşirmelerden
oluşuyorsa, resmi tarih yazıcıların çoğunluğunu da devşirmeler oluşturur. Onlar
tarihsel gerçekleri arşivlerdeki belgeler masallarıyla ters düz etmede
mahirler. Yaşanan kırımlar, kıyımlar onlar için sıradan olup suçluları kurumsal
değil, münferittir. Resmî ideolojinin yalanlarını resmi tarihçiler süslü
sözcüklerle “bilim insanı” maskaralığıyla aklamakta sakınca görmezler.
Bu coğrafyanın yaşadığı ve yaşamaya devam
ettiği bütün kötülüklerinin sorumluları devletin “âli yöneticileri” olamaz.
Bu devletin modern anlamda bir hukuk düzeni hiç
olmadı. Hukuk hep kendine özgü idi. “Ötekilerin” cezalandırılmasına yönelik bir
hukuk düzeni. Resmi tarihçilere sorarsanız yüz yıldır hukukta yaşanan
olağanüstülük olağandır.
Resmi tarihçiler; kahramanlık hikayeleri
uydurup, toplumsal dinamikleri görmezlikten gelirler. Putlar yaratırlar
tapınmamız için. Kutsallar yaratırlar biat etmemiz için. Bilim ahlakından
zerrecik nasiplenmedikleri için devlet tarafından korunaklı alanlarda, akil
insan seviyesine çıkarılır ve masallarının toplum tarafından içselleştirilmesi
için her türden olanağa kavuşturulurlar.
Resmî ideolojinin ve resmi tarihin inkâr ettiği
“ötekilerden” biri olarak, kimliğime edebi yolculuk kendime yüklediğim bir
sorumluluktur.