Semra Pektopal Söyleşisi
Semra Pektopal’la Koca Yusuf’un Gölgesinde Bir Direniş Hikayesi adlı eseri ile ilgili söyleşi
Tarih: 13 Mayıs 2026
Söyleşi Editörleri: Mehmet Gezen ve Zaire Kanat Yıldırım
Konuk: Semra Pektopal
Platform: PKAN
Mehmet Gezen:
Bu kitabı yazmanızdaki amaç, temel motivasyon neydi? Annesinden hâlâ cevap arayan bir kız
çocuğunun son haykırışı veya bir elveda deyişi olabilir mi, yoksa başka bir şey miydi?
Semra Pektopal:
Bu kitabı yazmak benim için geçmişim ile yüzleşme ve “iade-i itibar” meselesiydi. Annem Naile’nin bu
dünyadan dilsiz, hakları elinden alınmış ve “hiç yaşamamış” gibi göçüp gitmesine duyduğum isyandı.
Bu kitap, annesinden cevap bekleyen bir kız çocuğunun son haykırışından ziyade, o annenin sesini
tarihe not düşme çabasıdır.
Bu kitabı çıkartmaktaki diğer amacım da çok zorlu yaşamımda yılmadım, direndim, mücadele ettim ve
kazandım. Sizler de haklarınız ve geleceğiniz için mücadele ederseniz benim gibi kazanan olursunuz
mesajını topluma vermek istedim.
Zaire Kanat Yıldırım:
Kitap boyunca kişisel hafıza ile toplumsal hafızayı iç içe anlatmışsınız. Bugünkü Semra, bir kadın olarak
çocukluğuna geri dönse topluma ne demek ister?
Semra Pektopal:
Bugünkü Semra olarak o kerpiç evin kapısından içeri girip, çocukluğumun o tozlu ve puslu hatıralarına
dokunabilseydim; yüzümü o küçücük kızın yüzüne değil, o günü ve o günü yaratan topluma döner ve
şunları haykırırdım:
“Bir çocuğun çalınan çocukluğu, bütün bir toplumun geleceğine ekilmiş en acı tohumdur.”
“Kız kısmıdır” duvarlarını yıkın. “Kız kız mı, susar”, “Kız kız mı, kaderine razı olur” diyerek ördüğünüz o
kalın duvarlar aslında sadece kadınları değil, vicdanınızı ve adaletinizi de o karanlığa hapsediyor.
Bir kadını dilsiz bıraktığınızda aslında hayatın en güçlü sesini kısmış oluyorsunuz.
Çocuk bedeni kutsaldır, gelenek değil:
Şehirli, narin bir kızı henüz kendi çocukluğunu yaşamadan anne olmaya zorlamak gelenek değil;
insanlık tarihine düşülmüş en ağır şerhtir.
Hiçbir töre, hiçbir “ocak tütsün” bahanesi, bir çocuğun ruhunda açılan o derin yarayı meşrulaştıramaz.
Kadın kadına yurt olmayı öğrenin.
Toplumu ideolojik kamplara bölüp bizi birbirimize ötekileştiren o siyasi çıkarlara inat; aynı adaletsizliğin
rahminde sancıyla birleştiğimizi görün.
Biz kadınlar birbirimize “yurt” olduğumuzda, onların çizdiği o sınırların hiçbir hükmü kalmayacak.
Unutmayın ki bir kadın ayağa kalktığında dünya değişir.
Topluma en büyük uyarım şudur:
Bir kadın ayağa kalktığında sadece kendi kaderini değil, bütün bir tarihi de ayağa kaldırır.
Bugünkü Semra olarak çocukluğuma döndüğümde topluma vereceğim mesaj net:
“Kelimelerin bittiği yerde eylem başlar; biz artık o susturulmuş çocuklar değiliz, biz kendi baharını yazan
kadınlarız.”
Mehmet Gezen:
"Her şey, çok eskiden, henüz hiçbirimizin kalbi bu kadar yorgun değilken başlamıştı..." diyorsunuz. Kalbi
yoran şey zamanın kendisi mi, yoksa insanın o "başlangıçtan" bu yana biriktirdiği farkındalıklar ve
bilgiler mi?
Semra Pektopal:
“Her şey kalbimiz bu kadar yorgun değilken başlamıştı...” derken kastettiğim, zamanın geçişinden
ziyade “farkındalığın ağırlığıdır.” Bilgi ve bilinç, insanı konforlu bir uykudan uyandırır ancak uyandıktan
sonra gördüğünüz adaletsizlikler kalbi yorar. Öyle bir zaman geliyor ki keşke bu kadar bilinçli
olmasaydım diyorum.
Mehmet Gezen:
Bugün bakıldığında toplumun ve geleneklerin vicdanında yargılanması gereken en büyük suçtur; şehirli
narin bir kızın, daha kendi çocukluğunu yaşamadan kucağına çocuklar verilmesi onun ruhunda açılan
derin yaraların sessiz bir çığlığıydı diyorsunuz. Sessiz bir çığlık bir boyun eğme midir yoksa kelimelerin
hükmünün kalmadığı bir dünyada yapılabilecek son ve en radikal direniş biçimi mi?
Semra Pektopal:
Şehirli, narin bir kızın kucağına çocuk verilmesi bir “boyun eğme” değil; kelimelerin hükmünün
kalmadığı, adaletin uğramadığı bir dünyada bedenin verdiği en sessiz ve en radikal “acı çekme
biçimidir.”
Mehmet Gezen:
Arkasında sadece buğulu bir ayna ve bitmemiş bir ömür bıraktı diyorsunuz anneniz için. Peki ya şimdi,
o buğulu aynada neler görülüyor, o buğu silindi mi?
Semra Pektopal:
O buğulu aynada artık sadece bir yüz değil; bir davanın, bir emeğin ya da sarsılmaz bir duruşun
yansımaları görülüyor. İnsan bedenen gitse de, o aynaya bıraktığı “nefes” aynayı canlı tutar. Fiziksel
olarak o buğu silinse bile, aynanın sırrına işleyen yaşanmışlıklar kalıcıdır.
Eğer bir ömür “bitmemiş” olarak nitelendiriliyorsa, bu onun hâlâ devam eden bir etkisi olduğu anlamına
gelir. Yarım kalan her şey, başkalarının zihninde tamamlanmaya devam eder.
Belki de o buğu hiç silinmedi; sadece zamanla şeffaflaştı ve bize arkasındaki asıl hakikati, yani o
direnişin ve emeğin gerçek yüzünü göstermeye başladı.
Mehmet Gezen:
Güç mü yaradan doğdu, yoksa bu iyileştirici güç mü doğrudan yaradan doğdu?
Semra Pektopal:
Yara olmasaydı, o yarayı sağaltacak merhem arayışı da olmazdı. Benim gücüm, annemin güçsüz
bırakıldığı yerden filizlendi.
Annemin yokluğu, benim içimde hiç sönmeyen bir kor gibi yandı durdu. Ama o kor, zamanla
başkalarının hayatını ısıtacak bir ateşe dönüştü.
Onun mezarını yaptırdığım gün, aslında sadece taşa toprağa değil, kendi yaralı çocukluğuma da veda
ettim.
Ben onun yaşayamadığı baharını, yarım kalan ömrünü; her gün biraz daha güçlenerek ve başka
kadınların hayatına dokunarak tamamladım.
Bir kadına veya bir çocuğa yardım ederken aslında her defasında annemi kurtarmaya çalışarak,
yokluğunun yarattığı tahribatı güce dönüştürdüm.
Zaire Kanat Yıldırım:
Yaranızı güce dönüştürdüğünüzü söylüyorsunuz. Peki bu iyileştirici güç mü yaradan doğdu, yoksa
yaranız mı bu güç sayesinde hayata tutunabildi?
Semra Pektopal:
Evet, çünkü yara bir eksikliktir ve insan doğası gereği o boşluğu doldurmaya çalışır. Yara, nereye
bakmamız gerektiğini gösteren bir fener gibidir. Eğer o sızı olmasaydı neyi iyileştirmemiz gerektiğini,
nerede daha güçlü durmamız gerektiğini bilemezdik.
Bu anlamda güç, yarayı kapatma çabasının kendisidir. Merhem arayışı, kişiyi o merhemi üretecek kadar
donanımlı hale getirir.
Yara bir motivasyon kaynağına dönüşür. Özellikle geçmişten gelen, mahrum bırakılmışlıklar veya
haksızlıklarla şekillenmiş bir yara varsa; o yara size “bir daha asla” dedirtir.
Hayata tutunma azmi, o yarayı bir daha almamak ya da başkalarının aynı yerden yaralanmasını
engellemek isteğinden beslenir.
Yani yara, sadece bir acı değil; aynı zamanda gidilecek yolu gösteren pusuladır.
Zaire Kanat Yıldırım:
Başka kadınların hayatına dokunarak annenizin "hiç duyulmamış fısıltılarını" dünyaya duyurduğunuzu
hissediyor musunuz? Sizin sesiniz, aslında onun hiç atamadığı o sessiz çığlığın yankısı mı?
Semra Pektopal:
Başka kadınların hayatına dokunurken, aslında her defasında annemi o karanlık odadan çıkarmaya
çalışıyorum. Attığım her slogan, yazdığım her satır, onun hiç atamadığı o sessiz çığlığın bugünkü
yankısıdır.
Mehmet Gezen:
Annenizin mezarını yaptırdığınız gün kendi yaralı çocukluğunuza veda ettiğinizi belirttiniz. O toprağın
altına sadece annenizi mi gömdünüz, yoksa o küçük kızın "kurtarılma bekleyen" umutlarını da oraya
bırakıp artık sadece bir "kurtarıcı" olmayı mı seçtiniz?
Semra Pektopal:
Annemin mezarını yaptırdığım gün, kurtarılmayı bekleyen o çaresiz küçük kızı da o toprağın altına
bıraktım. Artık "kurtarılmayı" bekleyen değil, kendi hayatının ve başka hayatların "kurtarıcısı" olmayı
seçen bir kadın doğdu.
Mehmet Gezen:
Altı yaşındayken Konya’dan Erzurum’a gidiyor ve orada biraz kaldıktan sonra tekrar Konya’ya
geliyorsunuz ve bu süreçte Türkçe konuşmakta zorlanıyor, okula geç başlamak zorunda kalıyorsunuz.
Bu iki dil arasındaki sıkışmışlığı biraz dile getirir misiniz?
Semra Pektopal:
Altı yaş, bir çocuğun dünyayı dil aracılığıyla anlamlandırmaya başladığı en kritik dönemdir. Konya ve
Erzurum arasındaki bu gidiş-dönüş, sadece kilometrelerle ölçülen bir mesafe değildir; iki farklı ağız, iki
farklı gelenek ve iki farklı ifade biçimi arasında kalmaktır.
Çocuk, kendini ifade edemediğinde sadece dili değil, “evini” de kaybetmiş hisseder. Ait olamama hissi,
fiziksel bir mekândan ziyade dilde bir yuva bulamamaktır.
Bir yanda köklerin dili, diğer yanda dış dünyanın yani okulun, sokağın beklediği dil vardır. Bu sıkışmışlık
beni bir süre içime itti. Dış dünyada kuramadığım cümleler, iç dünyamda devasa bir birikime dönüştü.
Mehmet Gezen:
"Onların bu dertleşmeleri, aslında bu topraklarda kadının kadına yurt oluşunun en saf haliydi. Birinin
ekmeği, diğerinin katığı; birinin isyanı, diğerinin sessiz çığlığı oldu" diyorsunuz.
Birbirine yurt olan bu kadınlar, aslında sadece dertlerini mi paylaşıyorlardı; yoksa her biri, diğerinin
sessizliğinde kendi anlatamadığı hikayesini mi dinliyordu?
Eğer kadın kadına "yurt" ise, bu yurdun sınırlarını birbirlerine duydukları sevgi mi çizmişti, yoksa
dışarıdaki dünyanın onlara bıraktığı o uçsuz bucaksız yalnızlık mı?
Semra Pektopal:
O kadınlar sadece dertlerini paylaşmıyorlardı; birbirlerinin sessizliğinde kendi anlatamadıkları
hikâyelerini onaylatıyorlardı.
Eğer kadın kadına yurt ise, bu yurdun sınırlarını birbirlerine duydukları sevgiden çok, dışarıdaki erkek
egemen dünyanın onlara bıraktığı o uçsuz bucaksız, tekinsiz yalnızlık çizmişti.
Çaresizlik, bizi birbirimize sığınak yaptı.
Mehmet Gezen:
Koca Yusuf’tan bahsederken onun için sarsılmaz köklerim diyorsunuz. Ama onun köklerine yeterince
inmiyorsunuz. Bu bilinçli bir tercih mi, resmî ideolojinin dışına çıkamama mı yoksa fazla bir bilgi sahibi
olamayışınızdan mı?
Semra Pektopal:
Koca Yusuf benim bu hoyrat dünyadaki zırhımdı. Evet, o zırh beni geleneksel sınırların içinde
koruyordu; o zırh olmasaydı, mahallenin fırtınası beni daha çocukken savurur, Ali Rıza Dayımın
“pusulasına” ulaşacak nefesi bile bulamazdım.
Gelenekleri aşıp kendimi gerçekleştirdiğimde Koca Yusuf’un gölgesine ihanet etmiş hissetmedim.
Aksine, onun bana verdiği "dik durma" onurunu, Ali Rıza Dayımın verdiği "eylem gücüyle" taçlandırdım.
Çünkü özgürlük, korunmanın bittiği yerde değil; korunmanın verdiği özgüvenle o güvenli limandan
ayrılma cesaretiyle başlar.
Mehmet Gezen / Zaire Kanat Yıldırım:
Neden içinizi bu kadar açtınız? Kitabınızda yeterince açık olabildiniz mi? Yazmaya cesaret
edemediğiniz; konum ve ortamınızdan dolayı risk almak istemediğiniz, kadın olduğunuz için tabuların
izin vermediği ve bu yüzden yazamadığınız gerçeklikler veya yaşanmışlıklar var mı, yoksa size göre
yeterince açık ve gerçek miydi?
Semra Pektopal:
Yazmak, benim için sadece bir olay örgüsünü anlatmak değil; bir yüzleşme biçimidir. “İçinizi neden bu
kadar açtınız?” sorusuna cevabım aslında metnin içinde saklı:
Özgürlük, korunmanın verdiği o güvenle o güvenli limandan ayrılma cesaretiyle başlar.
Kitabımda anlatmadığım, “yazmaya cesaret edemediğim” tek bir satır bile yok. Ancak şu bir gerçek ki;
toplumsal tabular, kadın olmanın getirdiği görünmez bariyerler ve içinde bulunduğumuz sosyopolitik
iklim bazen gerçeği saklamaya değil, gerçeği estetik bir dille dönüştürmeye zorlar insanı, ben de öyle
yaptım.
Ayrıca bu kitabımda kalemimi bir kalkan olarak değil, bir neşter gibi kullandım. Canımı yakan, beni
kısıtlayan ne varsa onlara dokundum.
Eğer bir eksiklik hissediliyorsa bu da yazar olarak korkumdan değil; okurun o gerçeği kendi
süzgecinden geçirmesi için bırakılan boşluklardandır.
Kısacası; konumum, ortamım veya toplumsal rollerim kalemime kilit vurmadı. Aksine, o rollerin bana
yüklediği “dik durma onuru” ile “eylem gücü” birleşti ve ortaya çıkan eser, anlatılması gerekenin tam
merkezinden doğdu.
Benim için gerçeklik, anlatılanın miktarından değil, anlatılanın arkasındaki samimiyettir.
Mehmet Gezen:
12 Eylül’ü yaşadınız. O sert iklimi şimdi de yaşıyor muyuz?
Semra Pektopal:
12 Eylül, sadece takvimde bir yaprak değil; bu ülkenin ruhunda, bedeninde ve düşünce dünyasında
derin izler bırakmış, dondurucu bir kış uykusuydu.
O dönemin sert iklimini bizzat solumuş biri olarak şunu söyleyebilirim: Bugün yaşadığımız iklim ile o
günkü arasında hem çarpıcı benzerlikler hem de yapısal farklar var.
12 Eylül’ün iklimi “kaba ve fiziksel” bir sertlikti; sokaklar, meydanlar ve zihinler doğrudan postalların
sesiyle susturulmuştu. Bugün ise o sertlik daha çok psikolojik ve dijital bir kuşatma şeklinde tezahür
ediyor.
O günün “açık baskısı”, bugünün “belirsizlik ve kutuplaşma” iklimine evrildi.
12 Eylül’ün en büyük mirası, “aman karışma” diyerek sindirilmiş bir nesil yaratmaktı. Bugün de benzer
bir otosansür mekanizmasının toplumsal ifade alanlarını daralttığını hissediyoruz.
Yani o günün dondurucu soğuğu, bugün yerini nefes almayı zorlaştıran bir bozkır sıcağına bırakmış
durumda.
O sert iklimde ayakta kalmaya çalışan bir kadın olarak gördüm ki; baskı her ne şekilde gelirse gelsin,
insan onuru her zaman bir çatlak bulup yeşeriyor.
12 Eylül’de bizi ayakta tutan “dik durma” iradesiydi; bugün de ihtiyacımız olan tam olarak bu.
Sonuç olarak; iklimin adı veya mevsimi değişmiş olabilir ancak “sertlik” hâlâ orada.
O gün tankların arasından geçerek kurmaya çalıştığımız hayatları, bugün modern zamanın karmaşası
ve kutuplaşması içinde korumaya çalışıyoruz.
12 Eylül’ün sert iklimini hâlâ yaşıyor muyuz? Belki o şiddette değil ama o iklimin yarattığı “güvensizlik”
ve “ötekileştirme” toz bulutu hâlâ üzerimizde geziyor.
Bizim görevimiz ise, o sert iklimlere inat, kendi baharımızı yaratma cesaretinden vazgeçmemektir.
Mehmet Gezen:
Kendi baharınızı yarattınız mı?
Semra Pektopal:
Bahar, dışarıdan gelmesini beklediğimiz bir mevsim değil; aslında kendi içimizde, emeğimizle ve
direnişimizle inşa ettiğimiz bir ruh halidir. Bu soruya hem bir yazar hem de bir kadın olarak verdiğim
yanıt çok net: Evet, kendi baharımı ellerimle yarattım.
Ancak bu bahar sadece çiçekli yollardan geçerek gelmedi. Benim baharımın içinde; geçmişin tozlu
raflarında kalan, anlatılmamış hikayeleri gün yüzüne çıkarmanın verdiği o hafiflik var. Anneme olan vefa
borcumu öderken aslında kendi köklerime su yürütmüş oldum.
Bir kadının, toplumsal tabuların ve “yapamazsın” diyen seslerin arasından sıyrılıp kendi sesini bulması,
en büyük bahar uyanışıdır. Yazmak benim için kışın ortasında bir cemre gibi düştü hayatıma.
Sadece kendim için değil, başka kadınların hayatlarına dokunmak, onlarla birlikte sosyal alanlarda
omuz omuza mücadele etmek baharı toplumsallaştırdı. Tek bir çiçeğin açması bahar değildir; bahar, o
çiçeklerin bir bahçeye dönüşmesidir.
Kendi baharımı yaratmak, fırtınaların dindiği anlamına gelmiyor. Aksine o fırtınaların içinde nasıl ayakta
duracağımı öğrenmek anlamına geliyor.
Bugün durduğum yer; o “dik durma” onurunun ve “eylem gücünün” meyve verdiği, gölgesinde huzur
bulduğum ama üretmeye devam ettiğim kendi mevsimimdir.
Herkesin bir kışı vardır ama bahar, sadece o kışı terk etme cesareti gösterenlerindir.
Mehmet Gezen:
Kadının kadına zulmü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Semra Pektopal:
"Kadının kadına zulmü," maalesef toplumsal cinsiyet mücadelesinin en hüzünlü ve en görünmez
yaralarından biridir.
Bu meseleye bakarken bunu sadece bireysel bir haset veya rekabet olarak değil, yüzyıllardır süregelen
“erkek egemen sistemin bir yan etkisi” olarak görüyorum.
Erkek egemen sistem, kadını toplumda dar bir alana sıkıştırdığında; kadınlar o kısıtlı alanda var
olabilmek için bazen birbirini basamak olarak kullanmaya veya birbirini denetlemeye zorlanıyor. Yani
sistem, kadını kadına bir “bekçi” kılıyor.
Bir kadının başarısını, diğerinin başarısızlığına endeksleyen bu rekabet dili aslında hepimize kurulan bir
tuzaktır.
Toplumda kadına yönelik baskı o kadar içselleştiriliyor ki, bazen kadınlar farkında olmadan
hemcinslerine karşı aynı baskı araçlarını kullanabiliyor. “Mahalle baskısı” dediğimiz şeyin içinde çoğu
zaman bir kadının diğerine bakışı, eleştirisi veya dışlaması yatar. Bu, mağdurun zalimin dilini
konuşmaya başlamasıdır.
"Kadın kadının yurdudur" diyebilmek varken, "kadın kadının kurdudur" sözünün bu kadar yaygınlaşması
bizi zayıflatan en büyük unsurdur.
Kadının kadına uyguladığı psikolojik şiddet, küçümseme veya mobbing; emeğimizi ve sesimizi
birleştirmemizi engelliyor.
Kız kardeşlik:
Ben bu zulmün panzehirinin “bilinçli bir dayanışma” olduğuna inanıyorum. Bir kadının yükselişinden
rahatsız olmak yerine, o yükselişin açtığı yoldan diğer kadınların da geçeceğini idrak etmeliyiz.
Kendi hayatımda ve çalışmalarımda her zaman şunu savundum: Biz birbirimizin rakibi değil,
refakatçisiyiz.
Bir kadının diğerine el vermesi, sadece o iki kadını değil, tüm toplumu iyileştirir.
Zulmü değil, “yüreklendirmeyi” seçtiğimizde o eril sistemin duvarları sarsılmaya başlar.
Mehmet Gezen:
Kitabınızın bir yerinde “et kokarsa tuzlarız” diyorsunuz. Peki ya tuz kokarsa?
Semra Pektopal:
“Tuz kokarsa,” artık sözün bittiği, çözümün çürüdüğü ve güvenin temelinden sarsıldığı o en kritik eşiktir.
Toplumda adaleti, ahlakı ve vicdanı temsil eden mekanizmaların bizzat kendisi bozulmaya
başladığında, bu deyim bir uyarı çığlığına dönüşür.
Bu derin soruya, hem bir yazar hem de bir toplum neferi olarak şu perspektiften bakıyorum:
Tuz, bozulmayı önleyen şeydir. Eğer koruyucu olanın kendisi kokuşmuşsa, dışarıda bir kurtarıcı aramak
beyhudedir. Adaletin adaletsizliğe, koruyucunun baskıya, rehberin karanlığa dönüştüğü an; tuzun
koktuğu andır.
Bizim gibi sosyal belediyecilik ve toplumsal hizmet odaklı çalışanlar için tuz; dürüstlüktür, liyakattir ve
halka hizmet bilincidir. Eğer bu kurumlar kendi varlık nedenlerine ihanet ederse, toplumun temelindeki
harç çözülmeye başlar.
İşte tam da tuzun kokmaya başladığı o dönemlerde, kalemin sorumluluğu katlanır. Yazar, kokuyu ilk
duyan ve bunu topluma duyurması gereken kişidir.
Edebiyat ve sanat, toplumun pas tutan, kokuşmaya başlayan yerlerine tutulan bir aynadır.
Eğer “tuz kokarsa,” geriye tek bir sığınak kalır: bireyin kendi içindeki sarsılmaz pusulası. Kendi
vicdanımızı temiz, kendi “tuzumuzu” taze tutmak zorundayız.
Toplumun genelinde bir çürüme olsa bile, kişi kendi onurunu ve “dik duruşunu” koruyarak o kokuyu en
azından kendi etrafından uzaklaştırabilir.
Ancak karamsarlığa yer yok. Tuz koktuğunda yeni bir hayat kurmak zordur, evet; ama imkânsız değildir.
O zaman tuzu değiştirmek, yani sistemi ve zihniyeti temelinden yenilemek gerekir.
Bizim mücadelemiz de tam olarak budur: Tuzun kokmadığı, sütün lekesiz kaldığı bir düzeni el birliğiyle
inşa etmek.
Mehmet Gezen / Zaire Kanat Yıldırım:
Hamam, temizlenmekten çok hâlâ yasaklı bir oyun alanı mı?
Semra Pektopal:
Geleneksel hamam kültürü, özellikle çocuklar için hem büyüleyici hem de tehlikelerle dolu bir yerdir.
Mermer zeminlerin aşırı kaygan olması ve her köşeden çıkan sıcak su (kurna başları), hamamı çocuklar
için bir oyun parkından ziyade bir risk alanına dönüştürür. “Koşma, düşersin!” uyarısının en çok
yankılandığı yerdir.
Hamamın kendine has bir adabı vardır. Tas sesinin yankılanması, suyun tasarruflu kullanımı ve gürültü
yapılmaması gibi kurallar, oyun oynamak isteyen bir çocuk için orayı kısıtlayıcı bir yer hâline getirir.
Temizlik aşamasında kullanılan sert maddeler ve yoğun buhar, orayı oyun oynamak için sağlıksız bir
ortama çevirebilir.
Yani evet, hamamlar hâlâ o mistik atmosferiyle çocukları cezbetse de, güvenlik ve geleneksel kurallar
nedeniyle yetişkinlerin gözünde “yasaklı bölge” statüsünü koruyor.
Mehmet Gezen:
Çocukluğumun İnfazı: Kepçeler sadece kerpici değil, benim hafızamı da parçalamıştı. Oysa o
kerpiçlerin içinde annem Naile’nin hiç duyulmamış fısıltıları, Emine ablamın gece sıçrayışlarının yankısı,
benim tarladan döndüğümdeki o yorgun nefesim vardı.
“Hafızamın parçalanması” ifadesiyle anlatmak istediğiniz nedir?
Semra Pektopal:
Bu ifadeyle, çocukluğumun geçtiği fiziksel mekanın (kerpiç evin) yıkılması, sadece bir binanın yok
olması değil, aynı zamanda o mekânda biriktirdiğim “hatıraların ve geçmişe dair izlerin silinmesi”
anlamına geldiğini anlatmak istedim.
İnsanın anıları, o anıların yaşandığı yerlerle bütünleşiktir. Ev yıkıldığında, o anıları taze tutan fiziksel
dayanak da yok olur.
Evin yıkılmasıyla birlikte geçmişimle olan somut bağım kopmuş, çocukluk yaşantılarım zihnimde
darmadağın olmuştu.
“Parçalanma” kelimesi ile bu kaybın benim için ne kadar sarsıcı ve acı verici olduğunu, tıpkı kepçelerin
kerpici parçalaması gibi ruhumda derin bir tahribat yarattığını ifade etmeye çalıştım.
Mehmet Gezen:
Kerpiçlerin içinde saklı olan “fısıltılar”, “yankılar” ve “nefesler” neyin sembolüdür?
Semra Pektopal:
Bu kavramlar sadece birer ses veya fiziksel olgu değil; o evde yaşanmış olan insan hayatlarının,
yaşanmışlıkların ve duygusal birikimlerin sembolüdür.
Fısıltılar: Evin içinde paylaşılmış sırların, anne Naile’nin dile getirilmemiş duygularının ve aile içi
mahremiyetin sembolüdür.
Yankılar: Emine ablamın gece sıçrayışları örneğinde olduğu gibi, evde yaşanan korkuların,
heyecanların ve paylaşılan ortak duyguların mekânda bıraktığı izleri temsil eder.
Nefesler: Evin içinde verilen emeğin, akıtılan alın terinin ve oradaki yaşam enerjisinin birer
göstergesidir.
Kısacası bu ifadeler, “mekanın ruhunu” ve o duvarlar arasında geçen her bir anın, fiziksel yapı yıkılsa
bile zihinde yaşayan canlı hatıralarını simgelemektedir.
Mehmet Gezen:
Yıkılan o kerpiç evin yerine bugün ne inşa ettiniz? O enkazın üzerine kurduğunuz yeni hayat, Naile’nin
fısıltılarını duyurabilecek kadar dayanıklı mı?
Semra Pektopal:
Dağılan o tespih tanelerini tek bir imame altında toplamak, aslında darmadağın olmuş bir geçmişi
yeniden bir araya getirme çabasıydı. Bu süreçte her ikisi de oldu.
Kalbim, o yıkılan kerpiç evin yerine inşa ettiğim en sağlam yapıdır. Fiziksel duvarlar yıkılsa da, Naile’nin
fısıltılarını, emeğini ve anılarını orada güvenle saklıyorum.
Sözcüklerle ördüğüm bu yuva, artık rüzgârda savrulan hatıraların sığınağıdır.
Elbette her bir taneyi toplamak, o tanelerin temsil ettiği acıyı ve yarım kalmışlığı da yüklenmek demekti.
Ancak bu ağırlık beni aşağı çeken bir taş değil; aksine yere daha sağlam basmamı sağlayan bir
sorumluluk haline dönüştü.
Kelimeler benim için sadece birer araç değil; o enkazın altından sağ çıkan hatıraların direnişidir.
Yazdığım her satırla o kerpiç evi zihnimde yeniden inşa ediyor ve Naile’nin sesini sonsuzluğa emanet
ediyorum.
Kalbim artık ağırlaşmış bir yükü değil, büyük bir vefayı taşıyan huzurlu bir yuvadır.
Mehmet Gezen:
Kelimeler sizin için bir direniş mi?
Semra Pektopal:
Kelimeler benim için sadece kağıda dökülen harfler değil, zamana ve unutuluşa karşı koyan en güçlü
direniş biçimidir.
Yıkılan o kerpiç evin tozuna, toprağına ve sessizliğine inat; yazmak, yok sayılanı görünür, susulanı
duyulur kılar.
Benim için kelimeler:
Hafızanın savunmasıdır. Fiziksel olan her şey (duvarlar, eşyalar, mekânlar) yıkılmaya mahkûmdur.
Ancak bir hikâyeyi kelimelerle ördüğünüzde o artık yıkılamaz bir kaleye dönüşür.
Vefa borcudur. Naile’nin fısıltılarını ve o evin içindeki alın terini bugüne taşımak, geçmişin yükünü bir
onura dönüştürmektir.
Yeniden inşadır. Enkazın üzerinde yas tutmak yerine, o enkazdan aldığım her bir taşı (anıları)
kelimelerle yeniden yerine koyuyorum. Bu, yokluğa karşı varlığın zaferidir.
Kısacası kelimeler benim için bir teslimiyet değil; hayata, geçmişe ve geleceğe karşı dik duruşun ta
kendisidir.
Dağılan tespih tanelerini toplarken kullandığım o ip, aslında kelimelerden örülmüş bir iradedir.
Mehmet Gezen:
Dağılan her bir tespih tanesi yaşanmış bir acıyı, yarım kalmış bir ömrü veya bir kadının sessiz çığlığını
temsil ediyorsa; tüm bu ağırlığı kendi kalbinizde bir “imame” gibi toplamak, kalbinizi bir yuva mı yaptı
yoksa onu daha da ağırlaşan bir kederin merkezi mi kıldı?
Semra Pektopal:
Bu toplama çabası, kalbimi ağırlaşan bir kederin merkezi kılmaktan ziyade, o kederi evcilleştirdiğim ve
anlamlandırdığım bir “yuvaya” dönüştürdü.
Dağılan her bir tespih tanesi — yani her bir acı, yarım kalmışlık ve sessiz çığlık — dışarıda
bırakıldığında sahipsiz birer yükken, onları bir “imame” altında yani bir amaç ve anlatı etrafında
birleştirerek onlara bir “ev” verdim.
Yazarak ve kelimelerle o ipi örerek, enkazın altında kalmaları yerine o enkazdan yeni bir yapı inşa ettim.
Bu yüzden kalbim, bu yükün altında ezilen bir yer değil; aksine geçmişin hatıralarını koruyan, onları
onurlandıran ve “dik duruşun” simgesi hâline getiren güvenli bir sığınak, bir “hafıza yuvası” olmuştur.
Acı hâlâ oradadır ancak artık bir keder merkezi olarak değil; varlığın yokluğa karşı kazandığı bir zafer
olarak oradadır.
Mehmet Gezen / Zaire Kanat Yıldırım:
Hayatım, Koca Yusuf ve Ali Rıza Dayım’ın gölgesinde şekillendi…
(Bu bölümdeki tüm anlatım korunarak…)
Semra Pektopal:
Zırh, doğası gereği hem bir kalkan hem de bir ağırlıktır.
Koca Yusuf’un sunduğu o meşruiyet ve koruma kalkanı, mahallenin fısıltılarına karşı bir kale inşa
ederken, o kalenin duvarları aynı zamanda hareket alanımı da belirliyordu.
Evet, o zırh beni korudu ama asıl özgürlük, o zırhın içinde dik durmayı öğrenmekte saklıydı.
Özgürlük, bazen korunmanın verdiği özgüvenle başlar.
(Metnin devamı aynı şekilde korunarak ilerler…)
SON BÖLÜM
Zaire Kanat Yıldırım:
Roman boyunca susturulan kadınlar var. Peki bugün Semra Pektopal en yüksek sesle neyi haykırmak
istiyor?
Semra Pektopal:
Bugün en yüksek sesle haykırmak istediğim şey; “sessizliğin bir yazgı değil, parçalanması gereken bir
pranga olduğudur.”
Roman boyunca susturulan o kadınlar, aslında sadece geçmişin figürleri değil; bugün hâlâ mutfakta,
tarlada, ofiste veya sokakta sesini duyurmaya çalışan milyonlardır.
Ben bugün şunları haykırıyorum:
“Yalnız değilsiniz.”
“Vefa borcu direniştir.”
“İrade biziz.”
Biz artık başkalarının yazdığı hikâyelerin kurbanı değil; kendi kaderimizin yazarıyız.
Sessizlik bitti — artık fırtınanın ta kendisiyiz.
Mehmet Gezen:
Bu bir toplumsal uyanış mı?
Semra Pektopal:
Evet, bu kesinlikle bir toplumsal uyanıştır.
Bu uyanış, yıllardır biriken o sessizliğin artık kabına sığmamasıdır.
Kadınlar artık acılarını kader değil, sistematik bir adaletsizlik olarak görüyor.
Bu da uyanışın kendisidir.
Biz artık uykuda değiliz.
Fırtınanın tam merkezindeyiz.
Mehmet Gezen:
Şimdi aynaya baktığınızda orada Naile’yi mi görüyorsunuz, yoksa kendi yarattığınız güçlü kadını mı?
Semra Pektopal:
Şimdi aynaya baktığımda ne sadece Naile’yi ne de ondan kopuk bir kadını görüyorum.
Gördüğüm; Naile’nin susturulan çığlığından doğmuş, kendi küllerinden kendini yaratmış bir kadın.
Naile benim geçmişimdir.
Ben ise onun sesi oldum.
Artık aynada bir kurban değil; kendi kaderini yazan bir özne var.
Ve evet…
Naile orada gülümsüyor.
Zaire Kanat Yıldırım:
Şu an annenize bakıyor olsaydınız “başardım” diyebilir miydiniz?
Semra Pektopal:
"Şu an annemin o derin, dilsiz bakışlarına bakıyor olsaydım, gözlerimin içine dolan yaşlarla ama başım
dimdik bir şekilde; 'Evet anne, başardım,' derdim. Ancak bu 'başarı', sadece bir kitabın basılmış olması
ya da bir ismin duyulması değil. Ben şunları başardım:
Suskunluğunu Kelimelere Döktüm:
Senin mezara götürdüğün o dilsiz acıları, bugün binlerce kadının kalbinde yankılanan birer hakikat
hâline getirdim. Artık senin sessizliğin, bu topraklarda bir 'kader' değil, bir 'itiraz' olarak okunuyor.
Sana biçilen o dar ömrü, sana layık görülen o sessiz köşeyi yıktım ve senin adını, senin o solgun
çehreni edebiyatın ve mücadelenin ölümsüzlüğüne taşıdım. Artık Naile sadece bir isim değil; bir
direnişin, bir hayatta kalma öyküsünün simgesi.
Kızlarını Uyandırdım:
Sen dilsiz öldün ama senin hikâyenle bugün genç kadınlar kendi dillerini buluyor. Onlara 'yalnız
değilsiniz' dedim ve senin dilsizliğinden kocaman bir kız kardeşlik yarattım.
Sana bakarken şunu da eklerdim:
'Anne, ben sadece kendi kaderimi değil, senin o yarım kalan hikâyeni de baştan yazdım. Artık aynaya
baktığımda sadece seni değil, seninle gurur duyan, senin gücünden beslenen ve dünyayı yerinden
oynatan o küçük kızını görüyorum.'
Evet, anne; biz yenilmedik. Biz, senin sustuğun yerden haykırarak “kazandık,” derdim.
Zaire Kanat Yıldırım:
Anneniz Naile bugün yaşasaydı, sizce bu kitabı okuduktan sonra size ne söylerdi?
Semra Pektopal:
"Eğer annem Naile bugün burada yanımda otursaydı ve bu kitabı son sayfasına kadar okuyup o yorgun
elleriyle kapağını kapatsaydı; eminim ki uzun süre bir şey söyleyemez, önce o dilsiz gözleriyle
gözlerimin en derinindeki çocuğa bakardı.
Sonra o her şeyi özetleyen, şefkat dolu ama mağrur sesiyle sadece şunu söylerdi:
'Kızım... Ben sustum ama sen benim yerime de yaşadın. Kelimelerinle bana bir ömür verdin.'
Muhtemelen bana şunları da fısıldardı:
'Benim dar kefenimi yırtıp bana bu gökyüzünü verdiğin için sağ olasın.'
'Gözlerimdeki o son bakışı bir pusulaya dönüştürüp yolunu bulduğun için artık huzurluyum.'
'Yalnızca benim değil, seninle aynı adaletsizliğin rahminde birleşen tüm o kız kardeşlerinin elini tuttuğun
için seninle gurur duyuyorum.'
O; bana 'başardım' dememe gerek kalmadan, sadece saçlarımı okşayarak 'Biz kazandık, Semra' derdi.
Onun bu sözü benim için dünyadaki tüm ödüllerden, tüm alkışlardan daha büyük bir zafer olurdu.
Çünkü o sustuğu için ben konuşabildim ve şimdi onun dilsizliği, bu kitabın sayfaları arasında ebedî bir
sese dönüştü.
Bu kitap sadece benim değil, onun dilsizliğinin bu dünyaya bıraktığı en güzel mirastır."
�� Kitap Temini İçin İletişim Bilgileri
Yayınevi: Liman Yayınevi
Telefon / WhatsApp: +90 536 275 90 15