"Halklar adına konuşmayı alışkanlık haline getirenler, bir süre sonra halkların yerine konuşmaya başlarlar."
Türkiye solunun bir kısmı, yıllardır aşamadığı tarihsel bir açmazın içinde debelenip duruyor. Kendisini Marksist, sosyalist ve devrimci olarak tanımlıyor; ancak konu Kürt halkının siyasal iradesine geldiğinde bir anda Cumhuriyet'in eski mürebbilerine dönüşüyor.
İşçiye sınıf bilinci öğreten, köylüye devrimin yolunu gösteren, halka kurtuluş reçeteleri dağıtan; Kürt'e ise "abilik" yapma sevdasından vazgeçmeyen bu anlayış, nedense Kürtler kendi iradeleriyle siyaset yaptığında büyük bir şaşkınlığa kapılıyor.
Özellikle şu noktaya dikkat çekmek gerekiyor: Son dönemde Kürt Özgürlük Hareketi, komünleşme ve yerel demokrasinin toplumsallaşması üzerine tartışmalar yürütüyor, konferanslar düzenliyor. Sözüm ona Türkiye'deki sol ve sosyalist yapıların da doğal olarak bu tartışmalara dahil olması, kafa yorması ve katkı sunması gerekirken; tam da sistemin istediği tarzda bir özden kopuş yaşanıyor ve gündemin bütünlüğünü dağıtan çıkışlar geliyor. Üstelik bu çıkışların ittifak içerisindeki bir partiden gelmesi de ayrıca manidar değil mi?
Çünkü vesayet yalnızca devletin halka uyguladığı bir ilişki biçimi değildir. Türk solunun içinde de vesayet vardır.
Kendini halktan daha bilinçli gören, ezilenlerin neye ihtiyaç duyduğunu onlardan daha iyi bildiğine inanan her yaklaşım, özünde küçük burjuva aydın kibrinin ürünüdür.
Marks'ın eleştirdiği şeylerden biri de tam olarak buydu.
İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eseri olacaktır.
Peki aynı ilke Kürt halkı için neden geçerli değildir?
Kürtler kendi temsilcilerini seçtiğinde, kendi mücadele çizgisini oluşturduğunda ve kendi özgürlük programını ortaya koyduğunda neden bazı sosyalist çevrelerde huzursuzluk başlıyor?
Çünkü burada teorik bir sorun değil, ideolojik bir alışkanlık vardır.
Kemalizmin ve devlet merkezli modernleşmenin bıraktığı tortular hâlâ birçok sol yapının bilinçaltında yaşamaya devam ediyor.
Devletin "makbul vatandaş" anlayışını eleştirirken, kendileri de "makbul Kürt" tanımı yapıyorlar.
Makbul Kürt; kendilerine oy veren Kürttür.
Makbul Kürt; onların stratejik hesaplarına uygun davranan Kürttür.
Makbul Kürt; kendi ulusal demokratik taleplerini geri plana atan Kürttür.
Ama gerçek hayat bu teorik kalıplara sığmıyor.
Kürt Özgürlük Hareketi, son kırk yıl içinde yalnızca bir ulusal hareket değil; kadın özgürlüğü, yerel demokrasi, ekolojik toplum ve halkların ortak yaşamı üzerine alternatif bir siyasal paradigma geliştirmiştir.
Bunu görmek yerine hâlâ Kürtleri kendi siyasal projelerinin yedeği olarak değerlendirenler, aslında farkında olmadan sömürgeci aklın sınırları içinde dolaşmaktadır.
İlginç olan ise bu yaklaşımın çoğu zaman Marksizm adına savunulmasıdır.
Oysa Lenin'in ulusların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin yazıları açılıp okunsa, ezilen ulusların özgürlüğüne koşulsuz destek vermenin devrimci bir görev olduğu görülecektir.
Fakat bazı çevreler Lenin'i değil, kendi siyasal konforlarını referans almayı tercih ediyor.
Sonuç olarak ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor:
Kürtlerin hangi adaya oy vereceğini anlatan sosyalistler...
Kürtlerin hangi ittifakları kurması gerektiğini açıklayan sosyalistler...
Kürtlerin ne zaman ve nasıl siyaset yapacağını tarif eden sosyalistler...
Bir tek Kürtlerin ne düşündüğünü dinlemeye yanaşmayan sosyalistler...
Bu durumun Marksizmle ilişkisi, devlet dairesinde çay dağıtan memurun proletarya diktatörlüğüyle ilişkisi kadardır.
Sorun teorik değildir.
Sorun, halkların özne olmasını kabullenememektir.
Çünkü özne olan halk yönlendirilmez.
Özne olan halk talimat almaz.
Özne olan halk kendi yolunu çizer.
Elinize bir pas sökücü alın, bazı çevrelerin üzerine iki fıs sıkın; bakın altından neler çıkıyor.
Belki de görmediğimiz ya da görmek istemediğimiz şey şudur: Halkın deyimiyle, Kürdün ideolojik ve pratik öncülük yapması hazmedilemiyor. Diğer bir ifadeyle, Kürt'e karşı kibir ve üstencilik hâlâ diz boyu sürüyor.
Ve tam da bu nedenle gerçek enternasyonalizm, halklar adına konuşmak değil; halkların kendi seslerini duyabilmelerinin koşullarını savunmaktır.
Bugün Türkiye solunun önündeki temel sınav budur:
Kürt halkına akıl vermekten vazgeçmek.
Kürt halkını dinlemeyi öğrenmek.
Ve nihayetinde dayanışmayı vesayetin yerine koymak.
Aksi halde devrimci söylemler ne kadar gür çıkarsa çıksın, o söylemlerin içinden hep aynı eski ses duyulacaktır:
"Halk için, halka rağmen..."
Vedat Vural