Giriş Yap
SON DAKİKA
PKAN

KURDEN ANATOLİYE

Ümit Özdağ ve siyasi çirkeflik

Ümit Özdağ ve siyasi çirkeflik

Bu ülkede tribünler, devlet aklının yıllardır ürettiği etnik ve cinsiyetçi hiyerarşilerin en filtresiz biçimde dışa vurulduğu alanlara dönüşmüş durumda. Bursaspor–Soma maçında Leyla Zana’ya yöneltilen cinsiyetçi küfürler bu nedenle ne “kontrolsüz kalabalık” refleksi ne de münferit bir taşkınlıktır. Bu olay, Kürt kimliğinin ve özellikle Kürt kadın öznesinin kamusal alanda aşağılanmasını normalleştiren siyasal ideolojinin toplumsal düzeydeki tezahürüdür.

Bu noktada mesele ahlaki bir çöküşten çok daha fazlasıdır. Burada işleyen şey, etno-milliyetçi ve patriyarkal bir siyasal hattın sürekliliğidir. Kürtler, bu hat içinde eşit yurttaşlar olarak değil; potansiyel tehdit, disipline edilmesi gereken kolektif bir “öteki” olarak kodlanır. Kürt kadını ise bu kodlamanın en savunmasız hedefidir: Hem etnik kimliği hem cinsiyeti üzerinden aşağılanabilir, susturulabilir, hakarete açık bir nesne hâline getirilir.

Tam bu noktada Ümit Özdağ ve temsil ettiği siyasal çizgi devreye girer. Özdağ’ın Bursaspor tribünlerinde açığa çıkan bu çirkefliğe verdiği destek, bir yanlış anlaşılma ya da refleksif bir açıklama değildir. Bu destek, söz konusu ideolojik hattın bilinçli biçimde sahiplenilmesidir. “Bursaspor’un arkasındayım” cümlesi, tribündeki küfrün politik olarak onaylanması anlamına gelir. Özdağ burada tarafsız kalmamış, açıkça safını seçmiştir.

Bu saf, demokratik siyasetle bağdaşan bir yer değildir. Çünkü burada savunulan şey ifade özgürlüğü değil, hakaret özgürlüğüdür; siyasal eleştiri değil, etnik ve cinsiyetçi aşağılamadır. Özdağ’ın pozisyonu, ırkçı saldırıyı kınamak yerine onu kolektif bir kimlik savunusu içine yerleştirme çabasıdır. Bu, faşizan siyasetin temel yöntemlerinden biridir: Şiddeti ve nefreti “biz” duygusu içinde eriterek meşrulaştırmak.

Ardından gelen miting ve Uludağ gazozu hamlesi ise bu çizginin ne kadar hesaplı yürütüldüğünü gösteriyor. Bu bir popülizm örneği değil; sembolik siyaset üzerinden rıza üretme pratiğidir. Gündelik, masum görünen bir tüketim nesnesiyle tribünde üretilen nefreti aynı siyasal bağlama yerleştirmek, ırkçılığı sıradanlaştırmanın en bilinen yollarından biridir. Faşizm tam da böyle işler: Olağanlaştırarak, banalize ederek, gündelik hayata sızarak.

Ümit Özdağ’ın temsil ettiği siyaset, Türkiye’de uzun süredir var olan devlet merkezli Kürt karşıtlığının güncellenmiş ve daha çıplak bir versiyonudur. Farkı, bu ideolojiyi örtük değil aleni biçimde savunmasıdır. Güvenlikçi dilin, beka söyleminin ve tarihsel düşmanlaştırmanın artık daha pervasız kullanılabilmesinin nedeni de budur: Siyasal iklim buna izin vermektedir. Nefret söylemi maliyetsizleşmiş, ırkçı dil cezalandırılmaktan çıkmıştır.

Bu yüzden Türkiye’nin temel problemi Kürt meselesi değildir. Kürtlerin varlığı, talepleri ya da siyasal temsili değildir sorun. Asıl sorun, Kürtlüğe karşı üretilmiş ve topluma enjekte edilmiş ideolojik zehirdir. Bu zehir, tribünlerde küfre, meydanlarda linç çağrısına, siyasette ise Özdağ gibi figürlerin cesaret bulmasına yol açmaktadır.

Bu siyaset çözüm üretmez, birlikte yaşam inşa etmez, demokratik bir gelecek vaat etmez. Yaptığı tek şey, toplumu kalıcı biçimde bölmek ve bu bölünmeden siyasal rant devşirmektir. Kürt düşmanlığı bu siyasette bir araç değil, bizzat varlık nedenidir. Bu nedenle her kriz, her hakaret, her çirkinlik onlar için bir fırsattır.

Sonuç olarak, Leyla Zana’ya edilen küfür karşısında alınan pozisyon, basit bir politik tercih değildir; nasıl bir ülkede yaşamak istendiğine dair açık bir beyanattır. Bu beyanat eşitliği, çoğulculuğu ve demokratik siyaseti reddeden; hiyerarşiyi, tahakkümü ve nefreti yücelten bir çizgiyi işaret etmektedir. Ve bu çizgiye karşı susmak, tarafsızlık değil; bu kirli siyasetin zımni onayıdır.

20 Aralık 2025


Kadir Çelik
Kadir Çelik

Yazar ve gazeteci